TAKIP LOGO

Hey Dostum!

Hey Dostum, 

Tamam anladık kimse senin kadar çok futbolcu görmemiştir ete kemiğe bürünmüş, 

Tamam anladık spor fotoğrafının kralısın demişler sana, bu nedenlede mikrofonu sana uzatmışlar eyvallah…

Tamam anladık prensiplerin var ona da eyvallah…

Ya sen dostum,

Sadece 8-10 yıldır adı konmuş, trendy olmuş bir alanda (street photography) fotoğraf çekip (fotoğraf olup olmadıkları bile yine senin gibi düşünenler tarafından göreceli),

Fotoğraf demek sadece insan hikayeleri demek deyip fildişi kulende yaşıyor olabilirsin sana da eyvallah!

Ama ama “Ben Manzara gibi basit fotoğraflar” çekmiyorum ne demek!

Yukarıda gördüğünüz 2011 yılında çektiğim ABD’de bulunan Yosemite Ulusal Parkından bir kare.

Bu fotoğrafa bakınca;

  • Free Solo aklınıza gelip saniyelerce nefesiniz kesilip ALEEEEEX diye bağırmış olabilirsiniz.
  • Yüzlerece metre uzunluğundan Dünyanınn en büyük (gövdesinden otomobil geçebilen) dev Sekoya ağaçlarına kafanızı kaldırıp baktığınızı düşünüp başınız dönmüş olabilir.
  • 739 metreden düşen şelalenin sesi şu an odanıza kadar gelip kulaklarınızı sağır edercesine çınlatmış olabilir.
  • Dağın etrafını dolaşacağın ve saatlerini alacak bir yürüyüşten sonra ulaştığın “Mirror Lake” deki Dünya’nın en özel yansımalarını düşünüp gözleriniz kamaşmış olabilir.
  • Abdulbasit Abdussamet’in o muhteşem sesi ile okuduğu Tekvir suresinde geçen “dağlar yürüdüğünde” ayeti kıyameti hatırlayıp kalbiniz titretmiş olabilir.
  • Hatta Mac mi? Windows mu? Tartışmasını bile hatırlamış olabilirsiniz.
  • Belkide yeryüzünde sadece seni mutlu eden/canını yakan bir anı hatırlayıp iç çekmiş olabilirsiniz.

Neredeyse 10 yıldır bu fotoğrafa her baktığımda benim için yeni bir anlam kazanıyor desem abartmış olmam emin olun…

Ezcümle fotoğraf senin dışındaki hikayelerle senin hikayelerinin kesişip anlam bulmasıdır diyorsan hele bir destur de!…

e-Posta

Fotoğraf Öldü!

FOTOĞRAF ÖLDÜ!

Vallahi kendine on yıllardır fotoğrafçı diyen dostlardan bile duydum!

Fotoğraf öldü dediler…

Artık video var dediler, herkesin fotoğraf çektiği bir ortamda fotoğraf yaşamaz dediler, dediler de dediler…

Peki haklılar mı?

Tabii ki hayır!

 “Orkid var abla” diyen kasiyerin yediği dayağı pek çoğunuz seyretmişsinizdir hemen peşi sıra da kendini cehennem zebanisi sanan birisi sporcu kadınları yuvarlayıverdi cehenneme.

Bu iki saçmalık üzerine sosyal medya kalemşörleri 50 kelimeyi geçmeyen lugatları ile vuruşmaya başladı. Eh malum bu ülkede an itibarı ile tutucu zihniyet iktidar, liberal zihniyet muhalefet. Yanlış anlaşılmasın kastım siyasi partiler değil toplumsal düşünce yapısı! Yoksa siyasilerin yok birbirinden farkı…

Tam bu toz dumanda karşımıza sevgili Mert Bülent Uçma’nın 2019 yılında çektiği kaptanımız Eda’nın fotoğrafı çıkıverdi.

Fotoğraf öyle bir etki yaptı ki anlatılmaz yaşanır denilen cinsten. Lafı çok uzatmayayım zaten hepiniz oradaydınız.

Zihninizden bana şu soruyu sorduğunuzu duyar gibiyim o an videoya da alınabilirdi, bu sorunun cevabını birazdan vereceğim.

Fotoğrafı biraz analiz edecek olursak;

Zaman, mekân, nesne ilişkisi açısından mükemmel kompoze edilmiş o karede en önemli özellik modelin yani Kaptan Eda’nın tüm duygularının zihnimizde saatler süren bir sinema filmi gibi, yüzlerce sayfa yazılmış bir roman gibi fotoğraflanmış olmasıdır. Ya da hani bu kare üzerine film çekerim, roman yazarım denilecek türden olmasıdır.

Fotoğraftaki yön doğrudan izleyicinin görüş açısıdır. İzleyici tek muhataptır. Mekânda sanki başka bakılacak yer hatta başka bakılacak açı bile olmadığı hissi kuvvetlidir.

Fotoğraf ritmi yüksek bir ortamda anı dondurarak sanki geri kalan her şey zamanda akarken modeli ölümsüzleştirmiştir. En önemlisi de izleyici bu ölümsüz anın doğrudan tanığı haline gelmiştir.

Fotoğraf uzun uzun nutuklar atılacak Türk Kadının Gücü konusundaki mesajı (sonradan yüklenmiş bile olsa) net ve tartışmasız olarak vermiştir.

Gelelim video görüntüsü aynı etkiyi yaratmaz mıydı sorusuna;

Olmazdı, olamazdı. Çünkü; 

Birincisi o hareket aslında sonradan yüklenen anlam çerçevesinde bir hareket değildi. Kendisine iyi pas atan arkadaşını göstermek için yapılmıştı. Modelin bakışı ve duruş pozisyonu video kamera karşısında sürekli akacağından o anın yukarıda bahsettiğim gibi ölümsüzleşmesi mümkün değildi.

İkincisi fotoğraftaki gibi zamanın durması söz konusu olmayacağından etrafta akan nesneler hikâyeden rol çalacaktı. Bu da ana fikrin kaybolması hatta hiç oluşmaması demek olacaktı.

Üçüncüsü ise akan görüntü izleyici ile doğrudan muhatap olamayacak, konu/mesaj izleyicinin duygularına hitap edemeyecekti.

Demem o ki, fotoğraf-fotoğrafçılık ölmedi… Hatta daha yeni başlıyor….

Bir kez daha tebrikler Mert kardeşim…

e-Posta